Mimar Sinan
Kayseri’nin Ağırnas köyünde doğdu. Yavuz Sultan Selim zamanında devşirme olarak İstanbul’a getirildi. Zeki, genç ve dinamik olduğu için seçilenler arasındaydı. Sinan, At Meydanı’ndaki saraya verilen çocuklar içinde mimarlığa özendi, vatanın bağlarında ve bahçelerinde su yolları yapmak, kemerler meydana getirmek istedi. Devrinin mahir ustaları mahiyetinde han, çeşme ve türbe inşaatında çalıştı.
Sinan’ın mimarbaşılığa getirilmeden evvel yaptığı üç eser dikkat çekicidir. Bunlar Halep’
Resimleri görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz. e Hüsreviye Külliyesi, Gebze’
Resimleri görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz. e Çoban Mustafa Paşa Külliyesi ve İstanbul’
Resimleri görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz. a Hürrem Sultan için yapılan Haseki Külliyesi’dir.
Mimarbaşı olduktan sonra verdiği üç büyük eser, O’nun sanatının gelişmesini gösteren basamaklar gibidir. Bunların ilki, Şehzadebaşı Camii ve Külliyesidir. Külliyede ayrıca imaret, tabhane (mutfak), kervansaray ve bir sokak ile ayrılmış medrese bulunmaktadır.
Süleymaniye Camii, Mimar Sinan’ın İstanbul’daki en muhteşem eseridir. Yirmiyedi metre çapındaki büyük kubbe, zeminden itibaren tedricen yükselen binanın üzerine gayet nisbetli ve ahenkli bir şekilde oturtulmuştur. Sükûnet ve asaleti ifade eden bu sade ve ahenkli görünüşü ile Süleymaniye Camii, olgunlaşmış bir mimariyi temsil etmektedir.Sekiz ayrı binadan meydana gelen Süleymaniye Camii ve Külliyesi, Fatih’ten sonra şehrin ikinci üniversitesi olmuştur.
Mimar Sinan’ın en güzel eseri, seksen yaşında yaptığı Edirne Selimiye Camii’dir. Selimiye’nin kubbesi, Ayasofya kubbesinden daha yüksek ve derindir. 31,50 metre çapındaki kubbe, sekizgen şeklindeki gövde üzerine oturmuştur. Üç şerefeli ince minarelerine üç kişi aynı anda birbirini görmeden çıkabilmektedir.Sinan bu camiin ustalık eseri olduğunu ve bütün sanatını Selimiye’
Resimleri görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz. e gösterdiğini belirtmektedir.
Osmanlı, kubbeyi bir Doğu mirası olarak almış, Akdeniz'de yıkamıştır. Türk tarihçileri Ayasofya'yı bir Bizans yapısı sayar, Süleymaniye'nin ona öykünmediğini göstermeye çalışırlar.
Sinan yalın kubbenin geometrik biçimini içerde ve dışarda en etkili kılacak düzenleri arar ve bulur. Temel strüktürel fikrin güçlü ve katıksız mimari ifadesini yaratmak, onun yaşamının temel mimari sorunu olmuştur. Bu çabanın sonucu, bütün yapıları için ortak bazı tasarım özelliklerinden söz edilebilir: Bunların başında kemer ve kubbe gibi eğri biçimlerin, insanları belki de (ilksel) simgeselliklere uzanan geometrileriyle etkileyen varlıkları gelir. Büyük kubbeli yapılarında, ana kubbenin diğer mimari öğeler ve insan ölçüleriyle karşıtlaşan ,boyutsal ve görsel egemenliği, insan-kubbe ikileminin yarattığı gerilimle bu yapılara heyecan verici bir içerik kazandırır.
Kubbe yapısının, tümülüsten ve ilkel konuttan başlayıp stu-pada, büyük mezar yapılarında ve anıtsal yapılarda devam eden ve giderek kubbeyi mekânın tek örtüsü haline getiren gelişimi, Sinan'ın elinde sonuçlanır. Morfolojik açıdan Sinan yapıları, son bir çözümlemede üç geleneksel yapı düzeni ve imgesini birleştiren sentezlerdir: Tromplu Sasanî ya da İslâm kubbesi, geç Roma mimarisinde ortaya çıkan çevre koridorlu kubbeli mekân ve bütün İslâm tarihi boyunca değişmeyen dikdörtgen bir alan olarak plânlanan cami. Cami mekânının değişmez parametresi olan dikdörtgen plân, Sinan'ın yapı tasarımına örtüden başlamasına olanak veriyor. Çünkü her tür örtü şemasını bir dikdörtgen ya da kare çevre içine yerleştirme olanağı vardır. O dönemin kubbeli yapı simgeselliğinde, kubbeyle "Gök"ün ve sultanın varlığını görmek olasıdır.
Sinan'ın üslubu, kuşkusuz sadece kubbeye bağlı olarak tanımlanamaz. Tasarımda bir mimari öğeler hiyerarşisi kurulmuştur. Bu hiyerarşinin kurgusu içinde büyük kubbe, kubbeler, kemerler, revaklar, pencereler üslubun niteliğini büyük plânda saptayan diğer öğelerdir. Kaldi ki, o dönemin ikincil üslup öğelerini, mukarnas bezemelerini, sütun başlıklarını, kemer klişelerini, silmeleri, korkulukları, çini kaplamaları, boyalı bezemeyi, ahşap işçiliğini eklemeden tümel tasarım tamamlanmıyor. Üslubun kimliği bu öğelerin varlıksal bütünleşmesiyle oluşmaktadır. Fakat Sinan'ı yücelten sanat söyleminin ana teması, ondan önce ve sonra da var olan Osmanlı yapı geleneğinin ikincil yapı ve bezeme öğeleri değil, büyük mekânsal kompozisyonlardır
Mimar Sinan, gördüğü bütün eserleri büyük bir dikkatle incelemiş, fakat hiçbirini aynen taklid etmeyip, sanatını devamlı geliştirmiş ve yenilemiştir. Eserlerindeki sütunlar, duvarlar ve diğer kısımlar taşıdıkları yüke mukavemet edebilecek miktardan daha kalın değildir. Kullandığı bütün mimari unsurlarda bu hesap dikkati çeker.
Mimar Sinan aynı zamanda bir şehircilik uzmanıdır. Yapacağı eserin, önce çevresini tanzim ederdi. Yer seçiminde de büyük başarı göstermiş ve eserlerini, çevresine en uygun tarzda yerleştirmiştir.
Bilinen eserleri: 84 camii, 53 mescid, 57 medrese, 7 darülkurra, 22 türbe, 17 imaret, 3 darüşşifa, 5 su yolu kemeri, 8 köprü, 20 kervansaray, 35 saray, 8 mahzen, 48 hamam olmak üzere 364 adettir.
Mimarın çok sayıdaki eserini inceleyenler, Sinan’ın depreme karşı bilinen ve gereken tüm tedbirleri aldığını söylemekteler.Bu tedbirlerden biri, temelde kullanılan taban harcıdır.Sadece Sinan’ın eserlerinde gördüğümüz bu harç sayesinde, deprem dalgaları emilir, etkisiz hale gelir. Yine yapıların yer seçimi de ilginç. Zeminin sağlamlaşması için kazıklarla toprağı sıkıştırmış dayanak duvarları inşa ettirmiş.Mesela Süleymaniye’nin temelini 6 yıl bekletmesi, temelin zemine tam olarak oturmasını sağlamak içindir.
Mimar Sinan, yapılarında ayrıca drenaj adı verilen bir kanalizasyon sistemi de kurmuştur.Drenaj sistemiyle yapının temellerinin sulardan ve nemden korunarak dayanıklı kalması öngörülmüştür. Ayrıca yapının içindeki rutubet ve nemi dışarı atarak soğuk ve sıcak hava dengelerini sağlayan hava kanalları kullanmış. Bunların dışında yazın suyun ve toprağın ısınmasından dolayı oluşan buharın, yapının temellerine ve içine girmemesi için tahliye kanalları kullanmıştır. Buhar tahliye ve rutubet kanalları drenaj kanallarına bağlı olarak uygulamaya konulmuştur.
İşte Sinan’ın eserlerini inceleyen ve birçoğunu da restore eden Mimar Abdülkadir Akpınar’ın söyledikleri:
“Karşılaştığım bir özellikten dolayı gözlerime inanamadım. Sinan’ın eserlerinde en ufak bir çıktı ve desen dahi tesadüf değil. Renklere bile bir fonksiyon yüklenmiş. Çünkü yapıyı herşeyi ile bir bütün olarak ele almış. Bütün ölçülerini ebced hesabına göre yapmış ve bir ana temayı temel almış. Ölçülerini asal sayıya göre yapmış ve onun katlarını baz almış. İlmini din ile bütünleştirip mükemmel eserler ortaya koymuş. Örneğin SinanKur’an-ı Kerim’
Resimleri görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz. e geçen “Biz dağları yeryüzüne çivi gibi gömdük...” ayetinden etkilenerek yapılarının yer altındaki kısmını ona göre inşa etmiş. Yapıları hislerine göre değil, matematiksel olarak oluşturmuş. Bugünün teknolojisi bile Sinan’ın yapmış olduğu bazı uygulamaları çözemiyor. Küresel ve piramidal uygulamalarının bir başka benzeri daha yok. Ama bunların hepsi estetik sağladığı gibi yapının sağlamlığını da pekiştirmiştir.
Marie Curie(Asıl Adı Marie Sklodowska)
(7 Kasım 1867 Polonya- Varşowa -4 Temmuz 1934 Fransa Savoy)
Polonya kökenli Fransız fizikçi.1903 Nobel Fizik ödüllü,1991 Nobel Kimya ödülü sahibi bilim kadını.Radyoloji biliminin kurucusu.
Polonyanın varşova kentinde doğdu.Ablası Brenya ile birlikte öğretmen anne -babanın eğitimi ile yetişti.Gençliğinde Varşova Rus yönetimi altında idi.Siyasi aktifliği Varşova'dan ayrılmasını gerektirdi.İlk olarak Cracow'a gitti.Orda istediği bilimsel eğitimi alamayacağını gördü.Ailesinin parasal desteğinin az olması sebebiyle Paris Sarbonne'da tıp eğitimi alan ablası Brenya'ya eğitiminde yardım etmeye karar verdi.Ablasıda karşılığında fizik ve matematik eğitimi alması için yardım edecekti.
1891 yılında Paris'e ablasının yanına gitti.İki yılda sınıfının birincisi olarak fizik derecesi aldı.1894 yılında ikinci deresi olan matemetiği de bitirdi.bir sonra ki hedefi öğretmenlik diploması alıp Varşowaya dönmekti.
1894 yılında kardeşi Jacqes ile birlikte piezoeletriği keşfedn Pierre curie ile tanıştı.1895 yılında evlendiler.bu tarihten itibaren Marie Marie Curie adını aldı.
1896 yılında öğretmenlik diplomasını aldıktan sonra 1897 de daha önce Henri Becquerel'in duyurduğu,uranyum tuzlarının yaydığı,sonraları radoaktivite olarak adlandılacak olan ışın üzerine detaylı araştırmalara başladı.
1898 başalarında toryumunda bu ışınları yaydığını farketti.Bu arada Becquerel iki farklı urnayum mineralininde daha aktif olduğunu keşfetti.temmuz 1898'de Curie'ler yeni radyoaktif element olan ve uranyum bozunmasından ortaya çıkan polonyumu bulduklarını duyurdular.1898 de Fransız kimyacı Eugene demirçey'ın spektroskopi yöntemi ile tanımlanmasına yardım ettiği doğal radyoaktif element radyumu duyurdular.
Marie Curie 1903 yılşında doktorasını vererek fransada gelişmiş bilim alanında doktora unvanı alan ilkk kadın oldu.aynı yıl kocası ve Becquerel ile paylaştığı Nobel fizik ödülünü alarak,tarihte Nobel ödülü alan ilk kadın oldu.1908'de Sarbonnede ilk kadın profesör oldu.
1911 yılında radyum ve polonyum araştırılması ve keşfindeki katkılarından dolayı Nobel kimya ödülüne layık görüldü.1914 yılında Paris üniverstesinde radyum enstitüsü kuruldu Marie Curie ilk müdür olarak atandı.Varşowada radyum enstitüsünün kurulmasında önemli rol oynadı.Başkan Herber Hooverin kendisine vermiş olduğu 50.000 dolar ödülle Varşowada yeni kurulmuş olan labaratuvara radyum aldı.
1934 yılında Fransanın Sawoy kentinde kan kanserinden öldü.
RICHARD P. FEYNMAN
Kuantum Elektrodinamiği'nin (QED) babası ve Nanoteknoloji fikrini ilk olarak ortaya atan kişi. Hatta 1960'larda bunu ilk söylediği konferansta salonda bulunan bazı kişiler (bilimadamları dahi) alaycı bir tavırla gülümseyerek kendilerini dışarıya zor atmışlar. Los Alamos'ta Oppenheimer ve diğer bazı biliadamlarıyla birlikte Manhattan Project adıyla bilinen Atom Bombası çalışmalarında yer almıştır.