Sevgili günlük;
Hep arzum olmuştur: çiçek usaresine üşüşen arılar gibi üşüşsün aklıma, dilime ve parmaklarıma GÜZEL kelimeler…
Hayat ve hayatımızdakiler neden ısrarla zorlar ki kelimelerimizi pisliğe üşüşen sinekler gibi yapmaya?
"Sevgi- sevgi!" diye çığlık çığlığa bağırıp duran, yazıp çizen bunca insan neden eldeki sevgileri, dostlukları, dialogları bu kadar kolay harcar?
Neden sevilip- severken sevdiklerini ve kendilerini sevenleri kandırma, aptal yerine koyma, başka yerde ve başka kişilere yaranmak için, yaltaklanmak için arkadan konuşmanın, ayak kaydırmanın, çamur atmanın yollarını arar?
Neden başta kendisini ve kendisinin ifade ettiği dostluğunu, sevgisini, duygularını, sonrasında da sevgi ve değer gördüğü kişi/kişileri ve onların iyi niyetleri ile dostluklarını kendi günlük basit kaprisleri uğruna bu kadar ucuzlatma gereği duyar?
Ne kadar çok istiyorum dostların telkinine uyup: "içinde güller, gülücükler fışkıran yazılar yazayım…!"
Ne kadar çok isterdim buradan tüm dostlarıma: "doyumsuz ve çok özel sevgiler, çok derin dostluklar ve güzel bir aşk yaşadığımı" haykırayım.
Neden insanlar; "her yönümüzle kapak kapağa uyuşuyoruz!" derken, taraflar bir birini tanımakla piyangodan büyük ikramiye bulmuşçasına sevinmiş görünürken bir süre sonra her şey değişiyor?
Biliyorum ki kendi söylediğini, kendi önerdiğini kendinde hiç uygulamayan malum bir kişi "kendini sorgula" diyecek.
Kendimi sorgulamak demek; karşımdaki kişinin her aptal yerine koyma çabasını, dostluğunu sermaye edip diğer çıkar hesabı içinde olduğu insanlara seni rencide etmek veya aptal yerine koymasını sineye çekip mutlu adamı oynamak mı?
Çok mu gerekli gidip hayatına hiçbir şey katmayan birileri veya bir şeylerle vakit öldürmek? Hem de sevdiğini söylediğin kişi/lere yalanlar söyleyip o/nları kandırmak, oyalamak, ekmek pahasına?… Her şey baştan konuşulmuşken, ilkeler ortaya konmuşken kim kimi zorlar ki görüşmeye, dost olmaya, dost kalmaya?
Neden hem kaybetmek istemeyip hem başka taraflara da yönelinir ki?
Neden birileri ile omuz-omuza iken senin yanında ondan hakaretle bahseder ki? Yüzüne gülüp diğer kişinin yanında sana da aynı hakaretleri ettiğinin anlaşılmayacağından ne kadar emin?
Neden birilerine karşı daha ilk günden gönül kapıları açıldığında var olan ilişkilerine, dostlarına, ya da dost görünmesi kısa bir süreliğine kendi amacına hizmet eden dialoglarına mertçe her şey açıklanmaz da diğer muhataplarından emin olana kadar el altında tutulup, yenisinden emin olunca sudan bahaneler üretilip bir de karşıyı suçlayıp çeker gider?
Nasıl olur da o melek gibi yüzler;dargın olduklarıyla barışınca ya da birilerini tanıyıp yeni tanıdığı için eski dialoğun risk taşıyacağını düşününce bu kadar duygusuz, bu kadar kendi söylem ve eylemlerini inkar eden ve çelişen, bu kadar fütursuzca çamur atan, bu kadar her şeyi kendi şahsiyetini yücelten örnekler haline dönüştürebilir kendi dar ve bencilce bakışının cımbızla seçebildiği cümlelerden yola çıkarak?...
Bir insan özellikle de iyiliği, güzelliği telkin ediyor görünüp; nasıl bunca sadist olabilir, bunca haksız, bunca gaddar olabilir? Nasıl olur da hiç bir iyi şey yaşanmamış, hiç bir iyi şey konuşulmamış, hiç bir iyi şey eklenmemiş gibi davranılabilir, inkara gidilebilir?
Aloooooooooooooooooooooo!
Sizin orda inanılan, veya inanıldığı söylenen Yüce Allah'ın adaletinden, kul haklarını koruyacağına dair verdiği müjdeden, yalanı affetmeyeceğinden haberiniz yok mu? Yoksa bu günkü çıkarlar bunu gerektiriyorsa "uygun cümlelerle kamufle edip hem kendi vicdanınıza hem de çevredeki dostlara; ya kariyerinden, ya cinsiyetinden ya da kişiliğinden verilen tavizler sonrasında etrafını saran yağdanlıklara iyi yapıyoruz, iyiyiz" telkinleriyle kendinizi rahatlatmak yetecek mi?
Bu gün olmasa yarın doğmayacak mı doğruluk denen güneş?
Nasıl? Nasıl? Nasıl?
Çıldırmak üzereyim… Parmak uçlarıma üşüşen sinekler misali kelimeleri sayfaya dökmemek için yazmaktan uzak durmaya çalışıyorum. Evet, itiraf etmeliyim ki; "ben de artık içinde güzellikler yeşeren yazı ve şiirler yazmak istiyorum!"
Ne olur beni sevdiğini, değer verdiğini söyleyenler, ne olur sevdiklerim ve değer verdiklerim vurmayın artık! Yüreğime sıkılacak kurşuna amenna… Ama ne olursunuz sırtımdan vurmayın artık!... Vurmayın yeter!
Hele bir de ihanet kurşunuyla, yalan ve dolanla sırtımdan vurup bir de bana “ vurma!” diye hiç demogoji yapmayın. Bu haklı tarafı daha çok incitip, haksız tarafı çok küçültüyor.
Allah hiç birimizin dostlarını ya da dost bildiklerini aynı olaya ve şahıslara bakıp 5 farklı günde 5 farklı bir birinden zıt fikir ve yargıda bulunanlardan etmesin. çünkü böylelerine bukalemun, her devrin, her çağın insanı derler. o günkü çıkarlarına, o günkü beklentilerine göre anında renk ve saf değiştirirler. haksızlıkları ortaya çıkmasın diye de daha fazla gürültü çıkararak üste çıkmayı marifet bilirler...
E tabi ki birileri de:
"Bizdense daoğru söylüyordur. Güzelse/yakışıklıysa, akrabamın kankasıysa, kankamın akrabasıysa, hemşerimin sevdiğiyse, sevdiğimin bilmem nesiyse, bilmem bizim ya da falan şirketin yöneticisiyse..... mutlaka doğrudur ve doğru söylüyordur" ön kabulu ile alkış tutacaktır. körü körüne sallabaş olacaktır birileri... Çünkü; bileğini kesse bilmem hangi futbol kulübünün renkleri akar diye övünen bir toplumda yaşıyoruz. Bakar kör, taraftar ve fanatik....
E tabi ki iyi niyetli, samimi birileri de kullanılan güzel ve iyi şeyler içeren cümleleri görüp; " aa ne doğru söylüyor, ne doğru insanmış" diyecek...
Tabi "kim ben kötüyüm, haksızım, hainim..der ki?. " diye sormayacak kimse...
İyi de Amerika da "teröre karşı savaş açtım!" diyor. Bu Amerikanın teröre karşı gibi konuşup, terörün hasını yaptığı gerçeğini örter mi?
Derim ki: " Sadece; hangi din, mezhep, siyasi ideolojiden, cinsiyetten, ırktan olursa olsun sadece doğruluğu telkin eden vaazlarda bulunan hatipler ve yazı yazanlar, sadece onlar konuştuklarına veya yazdıklarına uysa dünya toz pembe olurdu..."
Keşke Amerika ve diğer güçlü ülkeler gerçekten teröre karşı olsa ve mücadele etse...
Keşke "barış, barış!" diye bağırıp çağıranların kendisi hep barışın dibine kendileri dinamit koymasa...
Keşke Aydın DOĞAN'dan maaş aldığı sürece hakaretler yağdırdığı sabah-ciner gurubuna parayı görünce gidip gönüllü kalemşör olmasa Fatih ALTAYLI...
Keşke Başbakanın masasına zorla içki servisi yaptırdı diye milli kahraman görülen kuvvet komutanı şimdi rüşvetten yatıyor olmasa...
Keşke "iyi çalışacağız, değerlerinizi koruyup geliştireceğiz" diye, karşı fikirlere hakaretler yağdırıp toplumdan oy aldıktan sonra, para ya da mevki karşılığında dün sövdüğü siyasi partilere transfer olmasa dürüst sandığımız vekiller...
.....................
Bu örnekler çoğaltılabilir.
Özetle dostlar! Hep derim söylenen, yazılan, görünen ve gösterilen hep doğrudur diye bir kaide yok...
Siz hiç aldatan eşlerin aldattıklarını ele verecek izleri bilerek bıraktıklarını gördünüz mü?
Siz hiç mesleği dolandırıcı olan kişilerin kötü ve ahlaksız tutum sergilediklerini gördünüz mü?
Siz hiç dışarıya ajanlık yapan birinin "ben vatanı satıyorum, hainim" diye kartvizit taşıdığını gördünüz mü?
Allah doğru kişilerin yanında olsun. Allah riya, yalan, gıybet, küçük hesap için kul hakkı yiyenleri de helak etsin! ( bu ben dahi olsam, böyleleri imandan da, şereften de, onurdan da yoksundur, ben dahi olsam)... Allah sonumuzu hayretsin, hepimizi ıslah etsin!
saygılar....