[align=justify]Sevgili günlük;
Başta günden arta kalan tortulara değinmek mi gerek bilinmez, realatilerin Filistin işkencesi kıskacındaki sancılara mı, düşüncenin arı kovanı gibi bazen bal üreten bazen mevsimin kuraklığına ram olmuş verimsizliğinde geçen kısır düşünce heyulasına mı?...
Bazen ayaz kavururken bedenleri güneş yangınına inat yüreğimdeki yangın, yare dert anlatma telaşı ile kulağıma mı ağzıma mı yapışacağını şaşıran telefonun karşıdan ses almaktan aciz kalışı. Ve inadım inat tutarlığında yar sesinin ses olarak özlemi ile tatminsizliğe düşen perişan gönlümün mideme vuran aksi sedası neticesinde soğuk ayrana inat sıcak simit sefası yar özlemi eşliğinde… Ne yarda vicdana gelme eğilimi, ne midemde “yeter doydum” diyecek sebat ne de ayazın “artık yakmayayım” diye iyi niyeti…
Hiç kafa yormasan sıradan bir insan veya organizmanın sıradan devinimi diyip geçilecek bu süreci alıcı gözle gözlemlediğimde yaşıma, eğitimime, bilgi ve tecrübeme ve dahi sorumluluklarıma bakıyorum da yıllarca uğruna çok şey harcadığım “ben aptal değilim uleyn” martavalını gerçekleştirmek yerine meğerse aptal olmaya ne çok uğraşırmışım.
Yıllar önce bir şiirimde şöyle bir dörtlük yer almıştı:
Önümde demli ve şekersiz bir çay, arkasından kalitesiz bir sigara
Ve arkasından birkaç mısra şiir tek mutluluğum…
Ne imreniyorum, ne gıpta ediyorum insanlara
Bir tek isteğim var: “istismar edilmesin dostluğum”
Şiirde de geçtiği üzere sanırım üç-beş mısra şiirden öte gitmeyen mutluluk kırıntıları ile yetinmeye mahkum günümün bilinçaltında çoktaaan kendine saltanat edinmiş cümleleri de yok değil hani. Mesela yoğun trafik gürültüsü ve telefondaki sesin karışımında hala kulaklarımda çınlayan işveli bir ses “seni çakaaaal” …
[align=justify]Son iki ayın muhasebesini yaparken döktüğüm terlerin ve dillerin yüreğimdeki perişanlığı sonucunda eski sığınaklarımdan birine yani film izlemeye yöneldiğimde filimde geçen sahnenin kendi hayatımdaki tesadüflere cuk oturması… Replikleri sanki benim o saatte seyredeceğimi bilen biri inadına yazmış anasını satayım… Çöl kavrulmuşluğunda kum fırtınası kaçkını yol yitimi garibanın ne yana dönse su manzarası içerikli seraplar görmesi misali nete yönelsem aynı, tele yönelsem aynı, tv ye yönelsem aynı sesler, görüntüler, serzenişler, gitmeler, kalmalar, hesaplar, acılar, hıçkırıklar…
Bir ben miyim böyle içten içe bulgur gibi kaynayan duygu ve düşünce anaforları ile boğuşan yoksa her kes mi böyle? Her kes böyle de kimse aldırmaz, bir ben miyim 2x2 nin neden 4,5 olduğunun hala telaşına düşen? Mutluluk, amaç, ideal, gelecek, hayaller, özlemler… Bende mi bu kadar belirgin sert bir muhasebe altında her gün yeniden yoğrulup fırına atılma telaşında? Ve kaygılar… Ve korkular…
Başta günden arta kalan tortulara değinmek mi gerek bilinmez, realatilerin Filistin işkencesi kıskacındaki sancılara mı, düşüncenin arı kovanı gibi bazen bal üreten bazen mevsimin kuraklığına ram olmuş verimsizliğinde geçen kısır düşünce heyulasına mı?...
Bazen ayaz kavururken bedenleri güneş yangınına inat yüreğimdeki yangın, yare dert anlatma telaşı ile kulağıma mı ağzıma mı yapışacağını şaşıran telefonun karşıdan ses almaktan aciz kalışı. Ve inadım inat tutarlığında yar sesinin ses olarak özlemi ile tatminsizliğe düşen perişan gönlümün mideme vuran aksi sedası neticesinde soğuk ayrana inat sıcak simit sefası yar özlemi eşliğinde… Ne yarda vicdana gelme eğilimi, ne midemde “yeter doydum” diyecek sebat ne de ayazın “artık yakmayayım” diye iyi niyeti…
Hiç kafa yormasan sıradan bir insan veya organizmanın sıradan devinimi diyip geçilecek bu süreci alıcı gözle gözlemlediğimde yaşıma, eğitimime, bilgi ve tecrübeme ve dahi sorumluluklarıma bakıyorum da yıllarca uğruna çok şey harcadığım “ben aptal değilim uleyn” martavalını gerçekleştirmek yerine meğerse aptal olmaya ne çok uğraşırmışım.
Yıllar önce bir şiirimde şöyle bir dörtlük yer almıştı:
Önümde demli ve şekersiz bir çay, arkasından kalitesiz bir sigara
Ve arkasından birkaç mısra şiir tek mutluluğum…
Ne imreniyorum, ne gıpta ediyorum insanlara
Bir tek isteğim var: “istismar edilmesin dostluğum”
Şiirde de geçtiği üzere sanırım üç-beş mısra şiirden öte gitmeyen mutluluk kırıntıları ile yetinmeye mahkum günümün bilinçaltında çoktaaan kendine saltanat edinmiş cümleleri de yok değil hani. Mesela yoğun trafik gürültüsü ve telefondaki sesin karışımında hala kulaklarımda çınlayan işveli bir ses “seni çakaaaal” …
[align=justify]Son iki ayın muhasebesini yaparken döktüğüm terlerin ve dillerin yüreğimdeki perişanlığı sonucunda eski sığınaklarımdan birine yani film izlemeye yöneldiğimde filimde geçen sahnenin kendi hayatımdaki tesadüflere cuk oturması… Replikleri sanki benim o saatte seyredeceğimi bilen biri inadına yazmış anasını satayım… Çöl kavrulmuşluğunda kum fırtınası kaçkını yol yitimi garibanın ne yana dönse su manzarası içerikli seraplar görmesi misali nete yönelsem aynı, tele yönelsem aynı, tv ye yönelsem aynı sesler, görüntüler, serzenişler, gitmeler, kalmalar, hesaplar, acılar, hıçkırıklar…
Bir ben miyim böyle içten içe bulgur gibi kaynayan duygu ve düşünce anaforları ile boğuşan yoksa her kes mi böyle? Her kes böyle de kimse aldırmaz, bir ben miyim 2x2 nin neden 4,5 olduğunun hala telaşına düşen? Mutluluk, amaç, ideal, gelecek, hayaller, özlemler… Bende mi bu kadar belirgin sert bir muhasebe altında her gün yeniden yoğrulup fırına atılma telaşında? Ve kaygılar… Ve korkular…
![]() |
Kutadgubilig Günlüğü - 2 adlı bu yazının tamamını ve yapılan yorumları okumak için tıklayın. |
|

