Sendelediğim yıllardı!
Sevgili babam, takatinin son demlerini yaşıyordu!
Kolay değil, yorulmuştu!
İhtiyaç sahibi, olmamıza rağmen, emekli olacağım diyordu!
Konu komşu, akraba ve her bir dost, sakın ha!
Emekli olma diyorlardı!
Henüz neyi düşüneceğimi! Bilmediğimden!
Sadece bakıyor ve dinliyordum!
Zavallı babam, öyle hiddetleniyordu ki, ağzından çıkanı kulağı duymuyordu!
Haklıydı belki.
Günlerden bir gün, sefertasıyla! Yemek götürmüştüm.
Babamı, kan ter içinde görmüştüm!
Sümer bez fabrikasında çalıştığından ve çok saf bulunduğundan!
En ağır işi, samimiyetin ve sadakatin anıtı durumunda bulunan babama vermişlerdi!
O yıllarda sürekli bir iş,
Aslanın, midesindeymiş!
Canım babamda, bir vasıf yok!
Cevvallik, asla bulunmuyordu.
Hamiyet ve hakkaniyete düşkünlüğü bilinmiyordu!
Hak ve hukukun! Ne olduğunu kestiremiyor!
Zavallı babam, her ne derlerse, öylece inanıyor ve yapıyordu.
Acıma hissi bulunmayanlar!
Uyanıklığı marifet sayanlar!
Kendi işlerini dahi, fütursuzca!
Gariban babama, yaptırıyorlardı!
Zavallı babam,
Kan ter içinde kalmaz mı?
İşten geldiğinde,
Kahvaltı dahi yapamazdı!
Gelir gelmez uyur ve yatardı!
Oturduğumuz ev, bir odadan müteşekkildi!
Abdesthane, bahçenin en sonundaydı!
Bir zaman sonra dolan, fosseptik çukuruna!
Bir temizlik yapmak gerekmekteydi!
Çatık kaşlı büyük babam, belediye yerine! Zavallı babama talimat yağdırırdı!
Naçar kalan babam, Yarı uykulu kalkardı!
Bir bizlere bakardı! Ve birde fosseptik çukuruna!
Başı önüne düşerdi!
Öylece kalakalırdı!
Annem, haydi efendi, babam kızar derdi!
Babam, sana da, babana da diyerek, bazen sallardı! Dayanamazdı.
Sendeleyerek kalkardı! Ağır ve aksak, Çukurun yanına varırdı!
Eline verilen bir teneke, doldur ve boşalt komutundaydı!
Çilekeş babam, naçardı! Çocuklarının hatırına, hep yapardı!
Bir gün abdest haneye gittiğimde, kömürlüğün önünde bir miktar para gördüm.
Öyle oldum ki, sevinçle doldum!
Eğilip aldım, etrafa baktım.
Gören kimse olmayınca, usulca, cebime koydum!
Sessiz ve derinden,kimseye haber vermeden,sokağa daldım! Bir solukta, süratle koşarak, bakkalda yerimi aldım!
Bir miktar fıstık ve birde, şeker sucuğu aldım! Birazını yedim ve doğruca, fabrikanın yoluna koyuldum! Babama vermeliydim, bunları, En çok o hak ediyordu!
Arka sokaktaki mahalle komşumuz Derviş amca!
Hayırdır, bu saatte nereye diyerek, ahvalimi soruyordu!
Babama gidiyorum, ona yiyecek götürüyorum!
Öylemi aferin.
Sen oraya kadar yorulma!
Ben onun yanına gidiyorum,
Sakın merakta kalkma!
Senin aldıklarını, kendisine teslim eder, anlatırım dedi! Peki dedim, ona inandım, nede olsa koskoca bir amcaydı!
Sevinçle hemen yanından ayrıldım.
Hayal etmeye başladım!
Yiğit babam, kim bilir nasıl sevinecek diye merakının hazzıyla yutkundum!
Eve doğru geldiğimde, ablam arkadaşıyla beni arıyormuş!
Azar işittim ve ne olduğunu, Merak ettiğimden sordum!
Ketum kesildiler, dudakları, Dahi hiç kıpırdamıyordu!
Ters giden bir şeyler olduğunu, İdrak ediyordum!
İliklerime işliyordu! Odaya girdim ki, annem çok celalliydi!
Bileğimden tutar tutmaz, alaşağı etti, biraz çırptıktan sonra!
Nihayet, sual etmeye başladı! Her şeyi, olduğu gibi bir solukta!
Anlatıverdim korkusuzca, Derviş amcayla gönderdim babama!
Dedim, fakat annem ablama, bunu hemen götür bakkala! Diyerek, kesin bir talimat verdi! Bakkalın söylediklerine inanacaktı! Şükürler olsun ki, bakkal, Amca merhamete geldi! Ablama çocuğun bir suçu yok, Olduğu gibi doğru dedi!
Nihayet yeniden evimize geldik ve anneme bilgi verdik! Annem yeniden çırpmaya başlamıştı, Canım çok yanıyordu! Gözyaşlarım, yanaklarımdan
Teklifsizce akıyordu!
Kim bilir, artık ağlayamamam,
Sinemin kireçlenmesindendi!
O bulduğum para, annemin, taksit parasıymış! Nerden bilirdim, hiç bilseydim, bunları yaşar mıydım? Hayatımda, ilk kez denk gelen parayı, nasıl harcamalıydım! Hiç mi babamı sevindirecek, Bir eylem yapamazdım!
Çilekeş babam, eve gelmişti ona bakıyordum! Hiçbir ses çıkmadı!
Yatağına, yatmaya yöneldi!
Dayanamadım,
Yutkunarak sordum.
Baba sana! Derviş amcayla, fıstık,
Ve şeker sucuğu yollamıştım!
Aldın mı? Babam garip bir şekilde bana baktı!
Neden bahsettiğimi,
Sanki hiç anlamamıştı!
Yeniden denedim!
Baba sana… Göndermiştim!
Babam yüzüme bakma gereğini duymadan yatağına uzandı ve yattı!
Duygulandım!
Yorganı kaldırdım!
Baba aldın mı?
Babam ısrarım karşısında dayanamadı!
Gözlerini açarak bir kez daha baktı!
Biraz durakladı! Daha sonra beklediğim meramı!
Bir çırpıda, ben öyle bir şey almadım la noktaladı!
Bir anda içim kan ağlamıştı yüreğim dağlanmıştı!
Amca dediğimiz komşular! Böyle yapmamalıydı!
O an, o kadar kızmıştım ki, Acıma hissim, Hasara uğradı!
Artık amcalara! Ön yargılarımla bakıyordum!
Derviş amca terki diyar etti fakat ben ona hakkımı! hala
Helal etmiyorum!
Çünkü!
Güven duygumu çalmıştı!
Mustafa CİLASUN
Sokak arasında gezerken!
Böyle zamanlar da her ne hikmetse yerlerde bezene yapraklar ilgimi çekerler. Oysaki bir zamanlar onlar ağacın, dalın vazgeçilmez zenginlikleriydi.
Zaman geldi ve yapraklar en severek tutundukları, dalları bırakmak sonunda kalıyorlardı.
Çaresiz ve sessizliğin eşiğinde ne kadar tutkunlardı, hazzın, ahengin, zevkin, güzelliğin, etkilenmenin esin kaynağı olmalarının vakti gelmişti işte.
Öncelikle zaman ve mekânın sahibi bir zaman dilimi içinde şekillendirmişti her şeyi yeraltı fabrikasının harika diyarında.
Oldukça basit gördüğümüz, toprak, su ve güneş ne muazzam bir sermayedir.
Ekilen, büyütülen, biçilen hasat zamanı, hazanın da beklediği vakit olmuştur.
Ne yapsın hayat devan ediyor. Bir boşluğa müsaade etmiyor. Bir diğeri yerini alıyor.
Eğildim sokağın artasın da mahzun bir şekilde akıbetini bekleyen yaprağın yanı başına.
Oysaki yalnızca sararan ve kopan bir yapraktı.
Rüzgârın esintisine dayanacak takati kalmamıştı.
Takati tükenmişti.
Ve en sevdiği yârinden ayrılmak zorunda kalmıştı. Çaresizdi. Biganeydi.
Yüreğinin acısı o kadar şiddetliydi ki, bu durumun hissedilmemesi açısından yumuşaklığa ve yerlerde çamura, toprağa bulanmaya vermişti kendisini.
Adeta bir divane gibi…
Bir sazende gibi…
Bir aşkın figanesi gibi…
Avuçlarımla kucakladım onları, yeniden koklayarak akıbetlerinin hayır olmasını diledim.
İçlerinden birkaç tanesini güzelce mendilimin katlarında yatırarak, ceketimin koyun cebine koydum.
Bu güzel yapraklar bana o kadar güzel manalar yüklüyordu ki, aldığım haz tarifsizdi. Alıp götürüyordu uzak diyarlara…
Aşka, sevdaya, hasrete, vefaya, dostluğa birçok unutulan nice güzellikleri bir kez daha dalınan kopan ve sokaklarda savrulan yaprakla anıyordum.
Ne kadar büyük bir güzellik. Kulağımın zarlarını zorlayan, terbiyeye muhtaç bir sesle irkildim. Bakmak zorunda kaldım.
Bir insan niye bu kadar şiddetli bağırmak zorunda kalır diye. Oysaki sokak oldukça sakin ve tenhaydı.
Adam belliydi giydiği kıyafetten, zavallı biriydi. 1.85 boylarındaydı. Saçları kumral, teni güneşin bereketinden fazlasıyla istifade etmiş görünüyordu.
Belli ki ağzı kurumuş, yutkunuyordu. Etrafına bakınıyor, bir şeyler arıyor gibiydi.
Avını yakalamaya ramak kalmış bir tazı iştiyakıyla sokağın köşesine doğru yöneldi. Koşar adımlarla gitti ve durdu.
Sanki orda kala kaldı. Hiçbir hareket etmiyordu. Kendi haline gömülmüş bir haldeydi. Ben bu durum karşısında yaprağı unutmuştum.
Adamı seyre dalmıştım. Bu insan bir hurdacıydı.
Üç tekerlekli abrasından ve üzerinde ki birkaç hurdadan anlaşılıyordu.
Arabayı da orada bırakmıştı, sokağın köşesine gidene kadar.
Artık meraklanmıştım. Adam niye orada sabit bir şekilde duruyor diye.
Yerimden kalkarak doğruldum, hurdacının yanına doğru ilerledim, yanında durdum. Ne olmuştu acaba, rahatsızlandı mı, ne bileyim işte bitmeyen kaygılar…
İnsan bu olur ya gücümüz nispetinde bir faydamız dokunsun Hak rızası için.
Nihayet anlamıştım. Hurdacının durduğu yerin önünde küçük bir çeşme var.
Ama musluğunu kırmışlar. Boruyu da bir tıpa ile kapatmışlar. İşte halimiz bu maalesef.
Kimi insan geçmişlerinin ruhu için bir hayır işler, kimisi de bu hayrı bir umut olmaktan bilinçsizce çıkartır. Hurdacı arkadaş meğerse suya hasretmiş.
Bir umutla koştuğu suyu bulamayınca elbette bir hayali sukut yaşamış.
Hayat böyle kimine hayır, kimisine de kahırdır. Düşünüyorum istemeden, insanların garipliklerini.
Bir sebil olarak yaptırılan bu çeşme, kim bilir kimlerin kadrine uğramıştır. Her akan su da araba mı yıkanır, böyle amaçsız mı kullanılır.
Bakın bir zavallı insan bu imkândan mahrum kalıyor. Hurdacının bu mahzun hali beni duygulandırdı.
Oysaki çok bağırdığı için biraz önce ona içim kararmıştı.
Gel üzülme arkadaş bir hal çaresi bulunur elbet diyerek teselli etmeye çalıştım.
İçeceğin su olsun boş ver takma kafana demek zorunda kaldım. Meğerse adam, uzun bir zamandır güneşin altında susuz dolaşıyormuş.
İçim sızladı, dayanamadım. Bir yaprağı ve birde adamı düşünerek, hurdacıya beklemesini tembihleyerek oradan biraz uzaklaştım.
Bir bakkal dükkânından muhtelif nevale ve meyve suları aldım. Ayrıca beş kilolukta su almayı unutmadım.
İstemiyordum bu adamın, zavallı hurdacının umudunun tükenmesini. Allahın neleri vesile edeceğini bilmesini dilemiştim.
Değil mi ya hayat böyle değil mi zaten. Kimisi sever, kimisi döver, kimisi de nefret eder.
Sevmeyi bilmek kadar güzel bir şey var mıdır hayatta hala bilemiyorum.
Sevginin bulunmadığı bir hayat, hayat mıdır? Yoksa bir zindan mı?
Sevginin olduğu yer her neresi olursa olsun, orası huzurun, saygının, fedakârlığın, vefanın unutulmadığı yerlerdir.
Elimde ki paketlerle hurdacının yanına soluk soluğa geldim.
Sokağımız adına kusura kalma olmaz mı değerli hurdacı, o musluğu tez zamanda yapılması için gayret göstereceğim sen tasalanma.
Bak bu durum tanışmamıza vesile oldu öyle değil mi diyerek gönlünü aldım ve müsaade isteyerek yanından uzaklaştım.
Bakkala yeniden geldim ve musluğun akıbetini sordum.
Bakkal arkadaş, hırsızlar gece çalmak istemişler fakat başarılı olamayınca kırmışlar dedi. Daha çok üzülmüştüm.
Neslimiz ne hale geliyordu. Yokluk insana neler yaptırıyordu. Çok hayıflandım.
Mahalle teşekkülleri yok ki bu çocuklara sahip çıksınlar.
Gençlerimiz, çocuklarımız, başıboşluktan kimlerin tesirine giriyorlar.
Her türlü melaneti işlemek için kimler bu zavallı çocukları kullanıyorlar, bir düşünülse.
Milli değerlerimiz her geçen güm kayboluyor, alafranga adına her türlü rezillikler,
Basın yayın ve ekranlar sayesinde revaç buluyor.
İnsanlar düşünmekten alıkonuyor.
Verileni al, dinle, seyret ve yat.
Aldığın paranla benim önerdiklerimi al ki yanılamayasın diyor.
Bunlar emperyalizm adına, kapitalizm adına ellerinden her ne gelirse esirgemiyorlar.
Hatta her hakkımıza pervasızca saldırıyorlar.
Manevi yapımız tamamen olmasa da tahrip oldu.
Din adına konuşan kalpazanlar çoğaldı.
Kur’anın tarifiyle bunlara belam deniyor.
Yani az bir paha karşılığında dini satan ve aldatanlar olarak.
Hayıflanmamak elde mi, siz bir düşünün?
Mustafa CİLASUN
Bir akşam acil servisi…
Artık gün yavaşça çekiliyordu.
Nezaketin, ahengin zenginliğini anımsatarak sanki el sallıyordu, görüşmek üzere dercesine çekip gidiyordu.
Güneş onca haşmetine rağmen, tevazuunun tüm ritüellerini sunarak adeta bir ders veriyordu seyredenlere.
Oysa her kez bir telaş içindeydi. Yaşadığı hayatın bir daha ele geçmeyeceğini bilerek bir yarış içindeydiler.
Çocuklar oyunlarının heyecan çeperlerini son derece zorlayarak, merakın deşifrelerini aralıyorlardı kendilerince.
Koşarak, gülerek, bazen de ağlayarak.
Annelerinden su, ekmek istemeyi unutmuyorlardı.
Anneleri çocukları göz hapsinde tutuyorlardı uzaklığın hengâmesinde.
Baharın güzelliğini resmeden tüm donanımlar mevcuttu, insanların çeşitliliği, mahlûkatın zenginliği, nebatatın deruniliği bir şeyler anlatıyordu.
Çocukluğumuzda öğrendiğimiz cennette düğün başlamıştı artık!
Hayırdır inşallah diyerek kapıya yönelen sevgili zevcem bir telaş içinde sesleniyordu. Fırladım oturduğum yerimden!
Oğlum İsmail’in elinden kan boşalıyordu. Derhal kesilen yerleri sararken kesiklerin hayli derin olduğunu fark etmiştim, iki ayrı yerden.
Hayırdır oğlum diye sorduğumda, mahcup bir tavırla hızla dış kapıyı iterken çerçeve çam kırılınca elini camlar parçalamış.
Gayri ihtiyari kızmak geldi içimden, kocaman adam olmuştu on yedi yaş gibi, ikizlerin on beş dakika kıdemlisiydi.
Cevvaldi, hizmet ehliydi, tebessümü yüzünden hiç eksik etmezdi.
Acilen hastaneye götürmemiz gerekliydi lakin büyük oğlum, ama ikinci çocuğum Abdullah (yirmi üç yaşında) arabayı götürmüş işine giderken.
Davranış bozukluğuna kapalı bir yaşantım olduğundan, kızmamak için çok zorlanıyordum. Telefon açarak derhal gelmesini emretmiştim.
Komşularımız gelmişti sağ olsunlar biz götürelim diye, teşekkür ederek programlarından alı koymak istememiştim.
Kısa bir zamanda geldi oğlum Abdullah. Hızla araca doğru yol alıyorduk, acile götürmek için İsmail’i.
Erciyes fakültesinin yoluna koyulmuştuk, direksiyonda ben vardım, kısa bir sürede vardık.
İşlemlerden sonra travma servisine girdik, doktorlar çok sakince müdahale ediyorlardı. Film çekilmesini önerdiler ve kanayan yerleri temizlediler.
Bu arada filmi beklerken servisteki diğer hastalar dikkatimi çekmişti.
O hastaların yanında bizim çocuğun ki adeta bir hiçti.
Yaşlı bir teyzenin sol omzu kırılmış, bir başka gencin yüz hatları parçalanmış ve benzeri vakalar pek çoktu.
Aniden yeni bir hasta gelmişti sedyeyle, başı çok kalabalıktı doktorlardan.
Bir telaş içinde davrandıklarından dikkatimizi çekmişti.
Biraz olsun yakından görmek maksadıyla yakınlaşmıştım ki içim parçalandı!
Genç yaşlarda sayılacak bir bayandı…
Bir insanın yüz hatları bu kadar mı feci değişikliğe uğrarmış, şaşkınlığımdan hayali sukuta uğramıştım.
Nutkum durmuştu aniden!
Oğlum İsmail’in eline dikişler atılırken büyük oğlum Abdullah’ı güvenlik görevlileri dışarıya çıkmasını önermişlerdi.
Doktorlar bayan hastaya müdahale ederken zavallı çığlık atıyordu hissettiği acıdan, fakat uzaktan da baksam yüreğim parçalanıyordu bu bayanın halinden.
Yüzü kan revan içindeydi, her tarafı şişmişti.
Kandan çok fark edilmiyordu, kıvranıyordu, doktorlar bazen kızıyorlardı, senin için buradayız diyorlardı.
Bayanın yüzünde başka yerlerinde de, bedeninin muhtelif yerlerinde yaralar ve kanlar görünüyordu.
Benim gibi ayakta merakla vakaya bakan güvenlik görevlisine, trafik kazası mı olmuş diye sordum.
Hayır, aile kavgasıymış, kocası dayak atmış deyince bir kez daha kahroldum, kendi erkekliğimden utandım, perişanlığı yaşadım.
Bir insan nasıl bu kadar cani olabilir?
Bir insana bu kadar sefil bir zulüm nasıl reva görülür?
Bir düşmana dahi katiyen yapılmaması gereken bir muamele, bir eşe nasıl yapılabilir?
Velev ki en galiz, en affedilmeyecek bir suç işlese dahi!
Doktorlar dört ünite kan talimatını verdiler ama durum ümitsiz görünüyordu.
Kül tablasıyla dövülmüş, kafası duvarlara çarpılmış, dört kez de bıçaklanmış. Bir umuttur deneyeceğiz diyorlardı doktorlar!
O gün sabaha kadar uyuyamamıştım!
Toplumda her geçen gün artan şiddet temayülü neyin habercisiydi?
Bir gün sonra haberleri izliyorum, zavallı kadın eksi olmuş haberiyle yeniden irkiliyordum.
Mustafa CİLASUN
Etrafımda bakınırken göremediğim gerçekler!
Artık sarıyordu terennüm ettiğim kederin salgısı yavaş yavaş.
Her yanımda kalan boşlukları bir acıma duygusu taşımadan kuşatıyordu.
Sanki çaresizdim, boş vermişliğin nedametiyle seyri halin takipçisi kesildim.
Neden bu duyguları yaşamak zorunda kaldığımı her nedense düşünmek dahi istemiyordum.
Bir can bu denli bizar oluyorsa, zorunda bırakılıyorsa duygusallığımı ağır basıyor,
Yoksa ben işimi sağlam yapayımda kim yanlış yaparsa gözünün yaşına bakmam mı demeyi tercih etmeliydim.
Avutulan, aldatılan özellikle bir maksada binaen fırsatın zemini olarak kullanılmak!
Takiyyeler içinde hayatı konforunu artırmak!
Bu uğurda bir engel tanımayı marifet telakki etmek!
Sırf merakın tatmini için denemek istemek!
Kişilik görünürlüğünde insanlık sıfatını taşıyarak bunu başardığına inanmak!
Sevgiyi özümsemeden, sebebini bilmeden, nedeniyle hiç ilgilenmeden bakmak!
Zannın karelerinde adımlayarak “ön” kararın etkisiyle yaşamaya çalışmak!
Hemen kızmak, hiddet için sebep aramak, şiddeti özgüven telakki etmek!
Hayatı mahcup olmamak kaygısıyla idame etmeye çalışarak yaşamak!
Kim ne deri önceleyerek ona göre konuşlanmak ve adam olmak için yarışmak!
İnanmak! İnancın tahrip fitilleriyle tarumar edildiği bir zeminde bunu başarmaya çalışmak!
İnananlar üzerinde oynanan oyunların farkına varamamak!
Ferasetin iflası başarmak! İhlâsın sadece sözcülüğünde lafazan olmayı başarmak!
Rahmetin sebebi hikmetinden bihaber olarak yaşamayı başarmak!
Acıların ne kadar değerli olduğundan haz almadan uyumayı başarmak!
Nimetin ehemmiyetinin, faziletinin tefekküründen mahrum kalmayı başarmak!
Nezaketin elzemliğini sadece merakın afakı için seferber ederek beğenilmek!
Suçlamayı marifet telakki ederek sığ bir tahayyülün sefilliğinde ikamet etmek!
Kılıcı, kını, kızı, edebi, erkeği, merdi tamamen maddi ölçüsüyle değerlendirmek!
Kitabı kebiri sevap telakkisiyle okumak, anlamadan bakmak, anlamsız olmak!
Kutlu geceleri kurtuluşun terakkisiyle her bir şeyi o güne hasrederek serilmek!
Mesaj üstüne mesaj çekerek güya gönüllerin fethine bu maksatla birden erişmek!
İtibar ölçüsünü deşifre etmeden, temayülün esintisinde ne aradığını bilmemek!
Herkes nasıl olsa bir şekilde yaşıyor, bizde böyle yaşamalıyız diyecek kadar zillet!
Hukuk devleti varsa, yönetim biçimi demokrasi ise, cumhuriyet sadece birilerin tekelinde ise
Çözüm o kadar uzak diyarlarda seyredilen bir manzara telakkisidir!
Neden her şey insan içinse, insanlar niye kararlarında ki tercihleri sebebiyle dışlanarak sıra dışı olmaya itilirler.
Severken neden sevdiğini bilmeyen!
Met ederken çıkarını düşünen!
Kızarken hıncıyla hareket eden,
Meylederken hislerini bilmeyen nasıl bir insandır?
Bir nimeti yerken, bir yaratılmışı severken,
Nebatat ile serinlerken sebebi bilmez isek
Nedensiz zannedersek, asla düşünmeyi öncelemeden ömür tüketirsek bilmem ki ne demeli!
Kâinatın ve her zerrenin sahibi olan Cenabı hak en yakınımız da iken,
Bizim ne kadar uzaklarda kaldığımız tefekkür edilerek, bakışımızı ve manamızı netleştirmeliyiz.
İşte aşk o zaman manasında yaşanacak bir hazdır.
Sevda bu uğurda sarf edilen yüceliğin tezahürüdür.
İnsanı insan yapan yaratılmış bulunduğu hilkatidir.
Canı canan ile anlamlı kılan ona hasredilen sevgidir.
Mustafa CİLASUN
(Bu Mesaj 23-09-2008 06:40:45 değiştirilmiştir. Değiştiren : Mustafa CİLASUN.)
Yaşınıza göre gaaayett iyi çalışmalar yahuu:)edebiyat öğretmenliği falan mı yaptınız Resimleri görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.
Demek beğendiniz Resimleri görüntüleyebilmeniz için üye girişi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz buraya tıklayıp üye olabilirsiniz.
Ne diyelim, tesirin sahibine iltica edelim,
Kalbin sahibine avdet ederek hazla serinleyelim efendim...